Üst yatılı okullar

Tahran Valiliği okullar, ilim havzaları, kurslar, kütüphaneler, yatılı okulların bir haftadaha kapalı tutulması kararını hayata geçirmişti. İran’da bazı yetkililer, vaka sayılarının resmi olarak açıklananın 20 katı olduğunu belirtse de, gerçek verilere dayandırılan rakamlar da, İran’da sayıların yükseldiği ... 02.Ara.2017 - Pinterest'te Sena adlı kullanıcının 'Jurnalci' panosunu inceleyin. Yatılı okullar, Bilirkişi, Hırvatça hakkında daha fazla fikir görün. Yeni açılan Spor Lisesini ziyaretimde parasız yatılı öğrenciler kısaca “ - Açız!” demişlerdi. Bilahare Hakkıbeyli köyüne gittiğimde- yemek vakti idi- taşımalı ilk öğretim minikleri de benzer sevimsiz serzenişi dillendirmişlerdi. Yine aynı gün aynı köyde J. Karakoluna uğramıştım, öğle sırası idi belirttiğim gibi. Korktum Erat'ta aynı şeyleri söyler diye ... okullar öğrencilerin yatılı kaldıkları süre içerisinde yeme, içme, barınma gibi her türlü ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar (Eraslan, 2009). Bu okulların günümüzde zorunlu Yatılı okullar konut okullar; Ancak, tüm yerleşim okullar 'klasik' yatılı okullar bulunmaktadır. konut okulların biçimleri arasında şunlar bulunmaktadır: Terapötik yatılı okullar öğrenim tabanlıdır, out-of-ev duygusal, davranışsal, madde bağımlılığı ya da öğrenme güçlüğü olan çocuklarda, genellikle gençler ... Öğrenciler Robert Lisesi’nde okumaya hak kazanabilmek için Özel Okullar Sınavı’nda yüksek başarı elde etmek zorundadırlar. 2005 yılında 37,000 öğrenci bu sınava girmiştir. Robert Lisesi’nde okumaya hak kazanan 194 öğrenci ise bu sınava katılanların en üst %4’lük diliminde yer almaktadır. İsviçre Yatılı Okulları (Boarding School) dünyanın en prestijli yatılı okullarının başında gelir. Öyle ki bu okullar arasında kraliyet ailesi çocuklarını ağırlayanlar da bulunmaktadır. İsviçre Yatılı Okullarını diğerlerinden ayıran en önemli özelliği farklı kültürleri ve dilleri birleştirmesinde yatar.

Liseyi özlüyorum ben

2020.07.07 13:14 hero_maras Liseyi özlüyorum ben

Liseyi özlüyorum ben, belki de en güzel lise zamanlarını yaşadım yaşanabilecek. Aydın/söke yolunda, bir ormanlık arazinin içinde, insanlardan uzak yatılı bir liseydi bizimki. Ailemizden ayrıldığımız da ufaktik, ama bize yol gösterecek üst devreler vardı, kimi zaman abilik ederlerdi. Ayrıca şu anki üniversitemin kampüsünden daha büyük bir lise kampüsümüz vardı, arkasında gerçek büyüklüğe yakın bir çim top sahamız, ilerisinde portakal bahçemiz, güneşin batışını seyredebilecegimiz adabelen tepesi, gece yatılı hocayla yapacağımız çaylar, okulun etrafında cinli olduğunu düşündüğümüz 80-90 yıllık evler(sit alanı olduklari için yikilmazdi, gece mumla içlerine girer birbirimize hikayeler anlatirdik), bir de okulun açık hava sinemasi. Ben güreş takımında olduğum için okulun rutinim ise sabitti. Sabah 5te kalkar yürüyüşe çıkardım ilk. Gece kızlar yurduna kadar inen domuzların ayak izleri olurdu yolda, sabah sincaplar yeni yeni ellerine fındık alıp dolanmaya başlamış olurdu. Geceleri net göremediğimiz ama sesini duyduğumuz baykuştan tut karşıdaki agackakanakadar. Sabah koşusunda yanıma gelirdi okulun garfieldı mazlum(kedi). Ceylan isimli kopek uzaktan bakardı. Güneşin mavi ışıklarını attıktan sonra okula geçerdim.
Okulda ise ödenek ayrilmazdi, fakat okulun yolundaki taşları dahi elleriyle dosemis(mecaz yapmıyorum) müdürümüz kalan boyaları ayirirdi bize, biz de okulda merdivenleri, müzik odasını falan boyardik. Gökkuşağı gibi her basamağını ayrı renge boyadigimiz taş merdiven ve boyalı ellerimizle kendimizden bir iz bıraktığımız, hala daha duvarlarında ellerimizin izleri olan müzik odasi. Bir müzik hocamız vardı zaten ramço dediğimiz, adam seviyordu hayatı. Bizim 3-4 üst donemler 2013te mi ne yari finale kalmış yetenek sizsinizde ritim grubuyla. Onlara öğrettikleri o öğretir okulun tek piyanosunu calmamiza izin verirdi. Okulda "yılda 5 gün etkinlikleri" isimli etkinlikler olurdu, hukuki temelini nasıl sağladılar bilmiyorum ama 5 gün boyunca etüt olmazdı. O zamanlarda da okulda futbol, basketbol turnuvaları falan duzenlenirdi. Bir de bizim matematik hocalarindan birinin tavukları ve koyunları vardı, hep top sahasında otlatirdi amk çocuğu koyunları. Turnuvadan önce tekrar uzasın otlatma diye tembihlerdik onu. Turnuva geldiğinde ise banklar açık havaya taşınır, taraftarlar ve antrenör hocalar bir yere geçerdi. Beden eğitimi öğretmenimiz eski milli guresciydi yanlış hatırlamıyorsam ama futbol maçlarında da hakemlik yapardı. Turnuva bittiğinde ise yan tarafta mangalı kurmuş bizim okulun aşçısından köfte ekmeklerimizi alırdık.
Ha bir de açık hava sineması vardı okulun. patikanin yukarısında ayrılmış taş bir duvara projeksiyondan film yansitilmasiyla hazır hale gelirdi. Yılda 5 gün etkinliklerinde biz sandalyeleri taşırdık, kızlar ise yemekhanede mısır patlatırdı. Saat akşam 10 gibi hocalarla birlikte gecerdik sinema alanına. Yerler yeşillik olduğu için yerlere otururduk, sevgilisi olanlar hocaların gözüne batmamak icin arkalarda bir yerlere geçerdi, kimi gruplar ise çekirdeğini getirir muhabbet ederdi az uzakta. Biz misirimizi alır yere ceketlerimizi serer film izlerdik. Saat gece 12-1 gibi ise taş patikada okulumuzun sokak lambalarinin arasından yürüyüp yurda giderdik.
Yılda 5 gün etkinliklerinde olan onca şeyi, karaoke yarışmalarından halat çekmesine, çay etkinliğinden yumurta taşımasına veyahut su savaslarini gectigimizde etkinliğin dışında normal okul zamanlarında da tonla şey olurdu. Yatılı okul olduğumuz için gece konserleri olurdu mesela, okul başkan seçimlerinden sonra ayda bir akşam 9dan gece 1e kadar sürerdi. Normalde 12ydi ama biz müdürümüz aslan cafere yalvarinca bizi kiramazdi, hadi hadi hadi demesine rağmen kimi zamanda biz gitmezdik, kalabalık dağılmazdı yurtlara. He bir de portakal bahçesine pikniğe gitmek dışında trekking de düzenledik okul içinde. Dedim ya ormanın içindeydik diye, yürüyüşü seven hocalar ve öğrenciler olarak sabahleyin okulum bahcesinden bir girerdik, yukarı patika tepe eski evler papatya bahçeleri derken 2 saatlik bir yolculuk olurdu. Kimi zaman da yurda bisiklet getirmiş olanlar yanımızdan geçerdi biz yürürken.
Yemekhanede ise yemeklerden önce konuşmalar yapılır, duyurular verilirdi. En son her şey bittiğinde ise o günün nöbetçi öğrencisi hep heyecan verecek, akillara kazınmış şu dizeyi okurdu:
"Tanrımıza hamdolsun!
Milletimiz varolsun!
Afiyet olsun!"
Afiyet olsun dendikten sonra başlardı herkes yemeğe, çatal kaşık sesleri birbirine karisirdi. Yemekte kimi zaman et, kimi zaman ot olurdu. En favorimiz ise tavuk lokma olarak kaldı hep. Ödenek olmadığı için ise müdür çakallık yapıp diğer okullar gibi şirketlerle anlaşmak yerine bizim asciyla anlaşmış, yemek sayılarını düzenlemiş ve ucuz ama tadı güzel yemekleri yememizi saglamisti. Patates kizartmasindan makarnasina, karniyariktan diğer yemeklere kadar. Hatta ara ara balık-tahin veyahut sucuk ekmek de olurdu, para artardı neredeyse. Büyük adamdı Cafer müdür. 2016 senesinde ise sürdüler tabi zorla. Sevmediler çalışan adamı, ak partili değilsin dediler. Yerine ak partili başka bir müdür geldi, çalışmadı doğru düzgün. Karısını ise müdür yardımcısı olarak atadilar. Neyse ki okulun temelleri sağlamdı da yeri geldiğinde müdürün karşısında dik durabilecek insanlardan oluşuyordu.
Kötü şeyler de oldu iyi şeyler de. Ama iyi veya kötü, hepsi güzeldi. Hayatın kaç bucak olduğunu, gerçek dostluğu, paylaşmayı ve diğer tonla şeyi orada öğrendik. Sonra üniversiteyi kazanıp üniversiteye gittik. Adam olduk bayağı. Hala daha görüşüyor, eski okulumuzu ziyaret ediyoruz. İşin ilginci mezun toplantılarında 1990 mezunlari dahi oluyor. Bizden önce okul öğretmen lisesi olduğundan(benim zamanımda fen lisesi oldu) okulun mezunları öğretmen olduklarında atamayı direkt oraya istiyorlar. Hatta matematik hocalarımızdan birinin coğrafyacının öğrencisi olduğunu, hatta suanki meslektaşı, eski ogretmeni tarafından vakti zamanında disipline verilmiş olduğunu ogrendigimizde çok şaşırmıştık. Ben de 2018 senesinde eski okuluma gidip küçük çaplı bir seminer vermiştim, bizim arkamızdan gelen onca insana bakınca nedense mutlu olmuştum bayağı. Yurda girdim mesela, yeni nesillerle oturduk tütün sardık muhabbet ederken. Vakti zamanında bizim kullandığımız gözlem köşesine diktik yine birini. He bir de bizim zamanımızda duşlar ortakti ilk. Biz lise 2yken yurdumuza yıkılma tehlikesi kondu, boşaltıldı. Ödenek vermediler dedim ya, o yüzden restorasyon da olmadı. Biz eski kız yurduna geçtik aktif kullanımda olmayan. Orada ilk defa ayrı duş diye bir şey olduğunu çözdük. Artık 40 kişi duşta muhabbet edip sıra beklemeyecektik, çünkü tüm yurdun kullandığı 15 tane duş yerine 4 kişilik odamıza ait bir tuvalet ve dusumuz vardı. Benim lise 3te güreşi birakmamin ardından artık sabah kalkabilen insan kalmadığı için odada, sabah okula yetisicez diye aceleyle kalkardik. Biri tuvaletini yapar diğeri banyoya girer diğeri dış fircalardi aynı anda, shamelessin introsuna dönerdi banyo. O bile güzeldi ama.
Onu bile özledim sanırım.
submitted by hero_maras to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.04 03:13 osmanonurkoc Kürt sorununa dair

CUMHURİYET DÖNEMİ KÜRT RAPORLARI
PKK ile Ankara yönetimi arasındaki diyalog sürecinin başlamasıyla önemli bir dönüm noktasına gelen Kürt Sorunu’nun kökleri, PKK’nın silahlı faaliyete başladığı 1984 yılından çok daha gerilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin en önemli odaklarından birisi olan Kürt Sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından ilk kez, bir yıl arayla çıkan Nasturi ve Şeyh Sait İsyanı’yla görünür hale geldi.
1924’te Güneydoğu Anadolu'da Süryanilerin bağımsızlık için başlattığı Nasturi isyanını, 1925’teki Kürt aşiretlerinden yaklaşık beş bin isyancının merkezi yönetime başkaldırışı takip etti. 1925’le 1937 yılı arasında yaklaşık yirmi bölgesel isyan başlatılsa da, hepsi ordu birlikleri tarafından bastırıldı ve hiçbiri, Kürt Sorunu’nun kilometre taşlarından birisi olan ve Tunceli’de resmi rakamlara göre 13 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Dersim İsyanı kadar büyük etki oluşturmadı.
Bugün adı Tunceli olan Dersim’de yedi ay süren isyanın ardından uzun yıllar sessizliğin hakim olduğu bölgede çatışmalar, 1984 yılında faaliyete başlayan PKK’nın Eruh ve Şemdinli Baskını’yla yeniden başgösterdi. Söz konusu kırılma noktalarıyla zaman zaman siyasi çatışma düzeyinde tartışılan Kürt Sorunu, güvenliği ve askerin rolünü esas alan veya sözkonusu etnik gruba yönelik engellerin kaldırılmasını hedefleyen değişik yaklaşımlarla ele alındı.
1925 ile 1961 yılları arasında ve 1980’lerin sonundan günümüze dek sorunun çözümüne yönelik çeşitli raporlar yazıldı. Bunların belli başlıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Raporu (1925) Dahiliye Vekili Cemil Uybadın Raporu (1925) Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Raporu (1926) Vali Ali Cemal Bardakçı Raporu (1926) Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören Raporu (1930) Fevzi Çakmak Raporu (1931) Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay Raporu (1931) Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931) Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936 Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935) Umum Müfettiş Abidin Özmen Raporu (1935) İktidar Vekili Celal Bayar Raporu (1936) CHP Azınlıklar Raporu, 1940 Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1943) Maliye Müfettişi Burhan Ulutan Raporu (1947) 27 Mayıs 1960 Doğu Raporu (1961) DSP Güneydoğu Raporu (1987) SHP Raporu (1990) Recep Tayyip Erdoğan Raporu (1991) MÇP Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Raporu (1991) SHP Nevruz Raporu (1992) Adnan Kahveci Raporu (1992) ANAP Raporu (1993) TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu (1997,98) CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu (1999) Algan Hacaloğlu Raporu, 2000 DTP Siyasi Tutum Belgesi/ Demokratik Özerklik (2007) Saadet Partisi Raporu (2009) AK Parti Demokratik Açılım Kitapçığı (2010) 
Abdülhalik Renda Raporu, 1925
Dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından 1925 yılında kaleme alınan raporda, Kürtler arasında 'artan milliyetçilikten' duyulan endişe aktarılıyor. 14 Eylül 1925 tarihinde dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye sunulan rapor, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Kürt Sorunu raporu olarak biliniyor.
Bastırılan Şeyh Sait İsyanı’nın ardından doğudaki 10’un üzerinde şehri gezerek paylaştığı izlenimler ışığında Renda, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede 'Türkleştirme politikası' izlemenin gerektiğini savunuyor.
Kürtlerin kendi dillerini yaşatıyor olmasını milli aidiyete bir darbe olarak gören Renda, Türkçe konuşmaya 'teşvik' için bölgede Kürtçe konuşanlara işlerinde zorluk çıkarılmasını savunuyor. Dilin anahtar rolüne işaret eden rapor, devletin yaklaşımının temellerini oluşturması sebebiyle büyük önem teşkil ediyor.
Ayrıca bölgedeki gizli silahlanmanın da önüne geçilmesi gerektiğini ifade eden Renda, bölgedeki aşiretlerin de zayıflatılmasını istiyor.
Cemil Uybadın Raporu, 1925
Renda’yla birlikte Şark Islahat Planı’nın temelini oluşturan bir diğer rapor ise, aynı yıl Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından kaleme alındı.
Diyarbakır (Ergani), Mardin, Siirt, Şanlıurfa (Siverek), Tunceli (Dersim) valileriyle yaptığı görüşmelerde edindiği bilgileri temel alan Uybadın, Şey Sait isyanının bastırılması sürecinde devletin sert tutumunun asayişi sağladığı, ancak bunun halk nezdinde devlete karşı bir tepki oluşmasına sebep olduğu şeklinde bir sorun tespitinde bulunuyor. Bölgedeki Kürtçü hareketin arkasında dış güçleri gören Uybadın, sorunun sürmesinde İngiltere ve Fransa’nın rolüne işaret ediyor. Kürt hareketinin aşamalı olarak Fırat Nehri'nin doğusuna ve sınır dışına sürülmesi gerektiği görüşünde olan Uybadın, Şeyh Sait İsyanı’nda 60 bin silah toplanmasına rağmen, Dersim’de tedbir alınmadığına değiniyor.
Uybadın’ın raporunda yer verdiği Kürt Sorunu’na yönelik çözüm önerileri arasında, zorunlu iskan politikası da var. Ubaydın, 'Kürt köylerine Türkleri yerleştirmek', 'Hristiyan azınlıkları bölgeden çıkarmak', 'doğudaki nüfusun batıya göçünün özendirilmesi' ve 'sıkıyönetim ilan edilmesi' gibi politikalarla öne çıkıyor.
1925’te yazılan Abdülhalik Renda ve Cemil Ubaydın raporları; Mahmut Esat Bozkurt, Kazım Orbay, Cemil Ubaydın ve Abdülhalik Renda tarafından kaleme alınan 1925 yılı tarihli 'Şark Islahat Planı'nı şekillendirmesi açısından büyük önem taşıyor. Aynı yıl Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilerek yürürlüğe giren plan, hemen öncesinde yazılan iki raporun işaret ettiği gibi doğunun demografik yapısının değiştirilmesi, Kürtlerin doğuya yerleştirilmesini öngören iskan politikası, güvenlik odaklı olarak istihbarat ve ulaşım ağının iyileştirilmesi, güvenlik görevlilerinin, hükümet temsilciliklerin ve eğitim kurumlarının artırılması, Kürtçenin yasaklanması ve çocukların ailelerinden alınarak Türkçe eğitimi verilmesini ve Türklük propagandası yapılmasını öngörüyordu.
1921 yılından itibaren çeşitli bölgelerde güvenlikten iskan politiklarına kadar geniş yetkilerle donatılmış Umum Müfettişliklerinin varlığı, Kürt Sorunu’na yönelik bakışın geçerli olduğu dönemin anlaşılması için önemli bir ipucu niteliği taşıyor. Ulus devlet anlayışının ülke sınırındaki her bir bölgeye nüfuz etmesini hedefleyen ve Tek Partili Dönem’in bitimine kadar varlığını sürdüren bu kurumlar, söz konusu Islahat Planı’nın hayata geçmesinde önemli bir role sahipti.
Hamdi Bey Raporu, 1926
1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporu, Dersim bölgesindeki 'olası bir krize' ve bunu engelleyecek 'tedbirlere' odaklanıyor.
Dersim Sorunu’nun Osmanlı Dönemi’ne dayandığını söyleyen Hamdi Bey, giderek 'Kürtleştiği' gerekçesiyle umutsuzluğa kapıldığı bölgenin ancak askeri bir harekat ile 'düzene gireceği' görüşünü savunuyor.
Bölgeyi güvenlik odaklı olarak geliştirmeye yönelik, fabrika kurmak, yol yapmak gibi faaliyetleri nafile girişimler olarak gören Hamdi Bey’in raporu da kendisinden önceki raporlar gibi, hükümet politikalarını değiştirmeye yönelik özeleştiri niteliği taşımaktan çok uzak olmak ve durumu yalnızca asayiş sorununa indirgemekle eleştiriliyor.
Cemal Bardakçı Raporu, 1926
Dönemin Elazığ Valisi olan Cemal Bardakçı’yı kendisinden önce rapor kaleme alan isimlerden farklı kılan, Osmanlı İmparatoru Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminden bu yana süregelen sorunun, bölgede devlet eliyle gerçekleşen katliamlara bağlaması. Askeri hareket yerine bölgedekilerin hükümetin iyi niyetine inandırılmasının gereğine inanan Bardakçı, çözümün Dersim’deki sosyo ekonomik sorunların bölgedeki işsizliği ve eğitimsizliği gidermek suretiyle refahı arttırmaktan geçtiğine inanıyor.
Dersim’deki temel rahatsızlıkların bölgedeki Sünnilerin Alevilere yönelik baskısı ve ‘Kürt’ diye ötekileştirmesinden geçtiğini ifade eden Bardakçı, bölgede Kürtlerin çoğunlukta olduğu bilgisinin doğru olmadığını savunuyor.
Bardakçı'ya göre, Dersimliler, öldürülmekten ve göçe tabi tutulmaktan korkuyor. Silah bırakmamalarının sebebini de devletin olası bir müdahalesine yönelik korku olarak açıklıyor.
İbrahim Tali Öngören Raporu, 1930
Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in, 1930 yılında rapor haline getirdiği anlatımında sertlik yanlısı ve güvenlik odaklı bir perspektifin izleri görülüyor.
Dersim’in izole edilmesi fikrine taraf olan Öngören, Elazığ’da bulundurulacak ordu birliklerinin isyan eden köyleri bombalamak, köylülerin iskan hakkını elinden almak ve bölge halkının mallarına zarar vermek suretiyle durdurulmasından yana.
Dersim’in köy ağalarının etkisi altında olduğunu altını çizen Öngören, bu kişilerin Dersim’den çıkartılıp Batı’ya göçe zorlanmasını da temel çözüm önerileri arasında sunuyor.
Fevzi Çakmak Raporu, 1931
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından ülkenin ilk Başbakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yazdığı Kürt Sorunu raporunda, Dersim halkını, 'eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş grup' olarak tanımlıyor. "Dersimliler okşanmakla kazanılmaz" sözleriyle sert tedbir yanlılığını ortaya koyan Çakmak, Hamdi Bey ve Öngören’in söylediği gibi, bölgedeki soruna, Dersimlilere yönelik zorunlu iskan politikaları ve askeri baskıyı artıran yöntemlerini çare olarak sunuyor.
Çakmak’ın 'Kürtlüğün eritilmesi gerektiğini' savunduğu bölgeye 'koloni' muamelesi yapılmasını ve burada bir koloni idaresi kurulmasının gereğini savunduğu bölüm raporun en çarpıcı bölümlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Ömer Halis Bıyıktay Raporu, 1931
Mustafa Kemal’in yanında birçok cephede savaş veren Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay, aynı dönemde konuya değinen Çakmak’ın aksine Dersimlilerin 'eşkıya' olduğu görüşünü reddediyor. Halkın zor şartlar ve ağalık boyunduruğu altında olduğunu savunan Bıyıktay, Dersim’e yapılacak Türklük ve din esaslı bir harekata karşı çıkıyor. Silah yerine serbestliğin aracılığına inanan Bıyıktay, askerin bölgeyi silahsızlaştırmak için hızlı bir çalışma yapamaması durumunda, asıl silahlı grupların güvenlik güçlerinin bulamayacağı noktalara saklanacağı ve hedefin yerli halk olacağı yönünde görüş belirtiyor.
Dersim’in vilayet olması gerektiğini savunanan Bıyıktay raporunda, bölgeye yetiştirilmiş memurların gönderilmesi, yol ve köprü inşaatlarıyla hem bölgenin gelişmesi hem de yerli halka istihdam sağlanması gibi silah içermeyen çözümlere yöneliyor.
Şükrü Kaya Raporu, 1931
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kendisiyle aynı dönem rapor kaleme alan pek çok ismin tersine, Dersim’e yönelik herhangi bir askeri müdahalenin gerekli olmadığını savunuyor.
Aynı zamanda eski İçişleri Bakanı olan isim, 1931 yılında yazdığı raporda, Dersim’deki sorunun devlet eliyle yaratılmış olduğunu ifade ediyor.
Kaya raporunda, pek çok isimden farklı olarak ağaların baskısı altındaki halkın topraklandırılması ve ağalara bağımlılıklarının önüne geçilmesinin gereğini savunuyor.
Yerli memurların yerine idealist görevlilerini bölgeye tayin edilmesinin gereğini savunan Kaya; yol, okul gibi bölgeyi kalkındıracak adımları da destekliyor.
Olası bir askeri harekettan önce, bölgedeki tüm silahların toplanması, aşiret reislerinin batıya göçünün sağlanması ve bölgeye sığınan kaçak mahkumların yakalanması gerektiğini savunan Kaya raporunda, çeşitli safhalardan oluşan ve yıllarca sürmesi öngörülen bir plana yer veriyor.
Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936
Dönemin Tunceli Valisi ve Dördüncü Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan, Dersim’e yönelik askeri bir operasyona destek veren isimler arasında yer alıyor.
Alpdoğan’ın 15 gün boyunca süren Umum Müfettişliği toplantısında paylaşılan raporunda Dersim’de "Hükümetin halkı Ermeniler gibi katledeceği gerekçesiyle" isyan tohumları ekildiğine yer veriliyor. Bölgedeki Türk aidiyeti kurulması ve arttırılması gerektiğini savunan Alpdoğan, bölge halkını 'dağ Türkçesi konuşan' ve 'kendisini Kürt zanneden Türkler' olarak tanımlıyor.
Alpdoğan’ın raporu, Dersim’e yönelik sert müdahalenin çıkış noktası ve hareket planı sayılabileceği için büyük önem arz eden bir metin diye tanımlanabilir.
İsmet İnönü Raporu, 1935
Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynayan ve isyanın akabinde sıkı yönetim ilan eden dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün raporunda Dersim’de olanların sorumluluğu devlet politikasıyla ilintilense de çözüm, iskan politikaları ve güvenlik tedbirlerinde aranıyor.
İnönü, bölgedeki sorunun zeminini, hükümetin halka inememesi, bölgedeki toprak ağası baskınlığı ve valilerin politika tutarsızlığı olarak görüyor. İnönü, bu değişkenlerin, Dersimli Kürtlerin soygun gibi suçlar işlediği, 'tekinsiz' bir ortam yarattığı görüşünü savunuyor.
Sorunun çözümünde asker gücünü anahtar olarak gören İnönü, bölgede 'Kürdistan kurulması tehlikesine' vurgu yapıyor. Tam da bu sebepten İnönü de kendisinden önce tespit ve çözüm önerisinde bulunan isimler gibi, bölgeye yönelik askeri operasyonların okullar yoluyla gerçekleştirilecek Türkleştirmeyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Abidin Özmen Raporu, 1935
Umum Müfettişi Abidin Özmen, raporunda "Türk nüfusunun asimile olmasından" ve Ermenistan’daki Markist ve Leninist enstitülerde yapıldığını ifade ettiği Kürtçülükten duyduğu endişeyi dile getiriyor.
Özmen, öncüllerinden farklı olarak 'Kürtçülük' meselesini Suriye, ABD ve Rusya başta olmak üzere pek çok yabancı ülkenin desteğiyle oluşan bir sorun olarak görüyor.
Kürtlerin giderek artması endişesiyle yola çıkan isim, iskan politikaları, Türkçe eğitim, doğu bölgelerine özel öğretmenlerin gönderilmesi gibi önerilerin yanı sıra, daha önce telaffuz edilmemiş iki fikre daha yer veriyor: Türk erkeklerin Kürt kızlarıyla evlendirilmesi ve devşirme usulüyle çocukların ailelerinden alınıp ayrı yetiştirilmesi.
Sorunun çözümünün asimilasyon olduğunu savunan Özmen, raporunun sonunda meselenin zamana bırakılmamasına ve derhal çözümüne vurgu yapıyor.
Celal Bayar Raporu, 1936
Daha sonraları başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak İktisat Vekili Celal Bayar, 1936 yılında yazmış olduğu raporuyla, Kürt Sorunu’na, kısa bir süre önce bölgeyi inceleyen İnönü’den çok farklı bir tutumla yaklaşıyor. Bölgedeki sorunun vatandaşla devletin arasına girmiş olan ağalık sistemi olduğuna işaret eden Bayar, bölgede suç işleyenlere yönelik cezalandırma politikalarının kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep olması ihtimaline değiniyor.
Doğu illerindeki otorite boşluğunun Cumhuriyet'in kuruluşunun çok öncesine dayandığını ve bu hassas soruna yönelik herhangi bir müdahalenin büyük hassasiyetle yapılması gerektiğini söylüyor.
Bölgeye deneyimli memurlar gönderilmesi gerektiğini savunan Bayar, bölgedeki ulaşım sorununun çözülmesinin öncelikli olduğunu düşünüyor. Sosyoekonomik yapının da önemine değinen iktisat vekili, köylünün toprak sahibi yapılması gerektiği ve bölgedeki ağalık sisteminin gücünün kırılması gerektiğini söylüyor.
Bayar ayrıca kendisinden önceki hiçbir raporda yer verilmeyen bir öneriyi dile getiriyor: Evlerinde çok vakit geçiren halkın el sanatlarına yönlendirilmesi. Ayrıca, henüz sanayileşmeye elverişli koşulların oluşmadığı bölgede, hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi gerektiğine değiniyor.
CHP Azınlıklar Raporu, 1940
Yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen, ancak 1940 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) sunulan rapor, şimdiye kadar kaleme alınan pek çok raporla benzer bir perspektife sahip. Söz konusu rapor, Kürt Sorunu’nun çözümünde zorunlu iskan politikası ve asimilasyonla Türkleştirmenin gereğini savunuyor. Dil sorunun çözümüne öncelik verilmesi gerektiği savunulan raporda, bunun bölgeye yatılı okullar inşa edilmesi, Kürtçe bilen öğretmenlerin köy enstittülerine dahi alınmaması gibi sert çözüm önerilerine yer veriyor.
İlkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış olan Köy Enstitüleri 1940'tan 1954'e kadar faaliyet gösterdi. [AA]
Avni Doğan Raporu, 1943
Birinci Umum Müfettişi Avni Doğan, 1943 yılında hazırladığı raporu, Abdülhalik Renda ve Cemil Uybadın’ın raporlarına dayandırıyor. Doğan’ın raporundaki "Cumhuriyetin Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir" cümlesi metnin en çarpıcı ifadelerinden biri olarak göze çarpıyor.
Doğan'ın raporu, kısa vadede bölgeye gönderilecek memurların şartlarının iyileştirilmesi, jandarma ve güvenliğin artırılması ve okullara bölge dışından öğretmen takviye edilmesi gibi 'önleyici' önerilerden oluşuyor. Ancak Doğan, uzun vadede izlenecek yolun şiddet içermemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Doğan’ın aktarımında bir diğer dikkat çeken bölüm ise uzun vadeli çözümlerin 60-70 yıllık bir süreci kapsadığı kısmı. Doğan, bölgedeki çözümün anahtarı saydığı Türkleştirmenin çok uzun yıllar boyunca, yumuşak bir yöntemle uygulamaya koyulmasını savunuyor.
Burhan Ulutan Raporu, 1947
Maliye Müfettişi Burhan Ulutan, 1947 yılında kaleme aldığı raporunda, sorunun çözüm aracının silahlı kuvvetler, yönteminin de şiddet olmadığının altını kesin olarak çiziyor. Sınırların değişmemesi için bölge halkıyla devlet arasında yakınlık sağlanmasını savunan Ulutan, bölgede güç sahibi olan ağaların Irak ve İran’la yakın ilişkide olmasının sınır güvenliğine büyük bir darbe olduğu görüşünü aktarıyor.
Halkın devletten güleryüz ve iyi muamele beklediğini belirten Ulutan bölgeye, 'hırsız ve zalim' memurlar yerine iyi yetişmiş görevlilerin atanmasını gerekli görüyor. Başka bir deyişle Ulutan, şiddet siyasetine son verilmesi gereğini savunuyor.
27 Mayıs Raporu, 1961
1960 Darbesi’nin etkisi altında kaleme alınmış ve dönemi içerisindeki en keskin görüşlere sahip raporun en çarpıcı yargılarından birisinin "Kürt meselesi yoktur" cümlesi olduğu söylenebilir. Rapor, Doğu’daki soruna "Kendini Kürt sanan Türklerin meselesi" diye bakıyor.
1961 yılında kaleme alınan rapor, öncüllerinden çok daha bir sert iskan politikasını savunuyor. Bölgede asimilasyon politikasına hız verilmesi gerektiğini belirten rapor, Türklerin doğuya, Kürtlerin ise batıya yerleştirilmesini gerekli görüyor. Bölgenin Irak Kürtleriyle ilişkisinin kesilmesinin önemine işaret eden rapor, fabrikalar kurulması suretiyle bölgenin ekonomik anlamda güçlendirilmesini savunuyor.
Bölgeye yatılı okullar kurulması gerektiğinin savunulduğu raporda, güvenliğin sağlanabilmesi için bölgenin ulaşım bakımından iyileştirilmesi gerekliliği aktarılıyor. Raporda, öncüllerinden farklı olarak yer alan "akademik işler" bölümü dikkat çekiyor. Bu başlık, "Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlayan" çalışmalara öncelik verilmesini destekliyor.
DSP Güneydoğu Raporu, 1987
Demokratik Sol Parti’nin 1987 yılında yayınladığı raporun ana fikrini, parti başkanı Bülent Ecevit’in bölgedeki güvenlik sorununun ancak güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, sosyo-ekonomik çözüm planıyla çözülebileceği görüşü net şekilde ortaya koyuyor.
Bölgedeki sorunun feodal yapıyla ilintili olduğunu savunan rapor, sıkı yönetim gibi baskıcı yöntemler yerine, bölgede her yönden iyileştirici etki sağlamanın hedeflenmesi gerektiğine işaret ediyor.
BDP İl Başkanı Çelik ve beraberindeki iki kişinin emniyetteki sorgusu sürüyor.
1984'ten bu yana Türk askeri PKK'ya karşı mücadele verdi.
SHP Raporu, 1990
Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 1990 yılında yayınladığı rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sorunun ayrılıkçı silahlı grupların yanı sıra, yanlış hükümet politikaları sebebiyle artarak sürdüğü görüşünü savunuyor. Bölgedeki anadil yasağına dikkat çeken rapor, sorunların demokratik bir yöntemle çözülmek yerine, baskının arttırılması yoluna gidildiğine işaret ediyor.
Herhangi bir etnik grubun diğerine göre daha avanatajlı olmadığı bir yurttaşlık tanımının hayata geçirilmesi gerektiği savunulan rapor, çözümü ekonomi politikalarında yapılacak değişimde görüyor. Rapor, bölgesel kalkınma için orta ve uzun vadedeki hedeflerin detaylıca belirlenmesini ve özel istihdam projelerinin hayata geçirilmesini destekliyor.
Ekonominin yanı sıra, devletin 'terör örgütlerine' yönelik tutumunda değişiklik yapması gerektiği belirtilen raporda, yönetimin bölge halkını silahlı örgütlere karşı yanına çekmesi öneriliyor.
Rapor ayrıca, çözüm için anayasadan başlayarak, olağanüstü hal kanunundaki kısıtlamaların kaldırılması ve tutukluluk süre ve koşulları başta olmak üzere pek çok konuda olumlu adım atılmasını destekliyor.
Kürt Sorunu’nu daha önceki raporlardan farklı olarak güvenlik ve ekonomi alanlarının dışında da inceleyen rapor, bölge halkının anadilde konuşma ve eğitim alma gibi hakları elde etmesi gerektiğini bildiriyor.
Recep Tayyip Erdoğan Raporu, 1991
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1991’de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken hazırlattığı raporda, daha önce 'Şark Sorunu' diye nitelendirilen sorunun aslında 'Kürt Sorunu' olduğu tespitine yer veriyor. Sorunun çözümünde resmi ideoloji ve devletin tutumunu sorgulayan Erdoğan, Kürtlerin etnik kökenleri sebebiyle çektikleri acının teleffuz edilebilmesinin çözüme giden ilk adım olduğu görüşünde.
Kürtlere, dillerini öğrenme gibi kültürel hakların tanınması gerektiğini savunan rapor, anadilde eğitimin de önünün açılmasının gereğini vurguluyor. Raporda, Kürtlere, Türklerle ortak paydaları olan İslam üzerinden ulaşılabileceğini savunuyor.
Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nden kopmak istemediğini vurgulayan rapor, çözümün şiddet ve baskıdan değil birleştirici bir tutumdan geçtiğine vurgu yapıyor.
MÇP Doğu ve Güneydoğu Anadolu Raporu, 1991
Muhafazakar Parti’nin 30 Kasım 1985 tarihinde adının değiştirmesiyle kurulan ve sekiz yıl boyunca faaliyet gösteren Milliyetçi Çalışma Partisi’nin kamuoyuyla paylaştığı tek çalışmasında PKK, ABD ve Batılı ülkelerin Anadolu’yu ele geçirmek için yarattıkları bir güç olarak görülüyor.
Doğu ve Güneydoğu’daki sorunu ekonomik olarak yorumlayan parti, raporunda, Kürt diye bir etnik kimlik ve Kürtçe diye bir dil olmadığını savunuyor.
Kürtlerin Türklerden geldiğini savunan parti, Kürt Sorunu'nu 'suni' olarak yorumluyor ve çözüm önerilerinde yalnızca ekonomiyi eleştiren bir stratejiyi hedefliyor.
Adnan Kahveci Raporu, 1992
Dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından 1988 yılında getirildiği maliye bakanlığı görevi sırasında bir rapor kaleme alan Adnan Kahveci, silahlı faaliyetlerin, demokratikleşme adı altında verilen hak ve tavizlere rağmen sona ermeyeceğini savunuyor.
Türkiye’nin gerekli demokratik olguluğa erişmediğini savunan Kahveci, "Terör ile demokratikleşmeyi birbiriyle ilişkilendirmek en büyük hatadır" diyor.
Kürtlere talep ettikleri demokratik hakların sağlanmasının mühim olduğunu söyleyen Kahveci, sıkı terör yasalarının Avrupa’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi uygulamaya koyulması gerektiğine vurgu yaparak silahlı faaliyetle Kürtlerin taleplerini net bir biçimde ayırıyor.
Kahveci ayrıca, bölünme endişesi taşımak yerine bölgenin ekonomik olarak geliştirilmesi önerisine de yer veriyor.
SHP 'Newroz' Raporu, 1992
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin 'Newroz Raporu', 1992 yılı Nevruz kutlamalarında, güvenlik güçlerinin sivil halka ateş açtığı olaylarla ilgili tespit ve çözüm önerisi kaynağı olarak yazıldı. Askerin tek taraflı saldırısı mı yoksa karşılıklı çatışma mı olduğu tartışmalı olayların ardından, SHP ekibi Kürtlere yönelik pek çok özgürlüğü savunan çözüm önerileri sıralıyor. Bunlar arasında, olağanüstü hal, bölge valiliği ve köy koruculuğun kaldırılmasının yanı sıra, Kürtçe öğrenmenin, Kürtçe yayın yapmanın ve demokrasiyi destekleyen bölge yönetimlerinin önünün açılmasının gereği savunuluyor. Raporda, 'propaganda suçunun' kaldırılması tavsiye ediliyor.
Rapor, devletin bölgeye yatırım yapması ve bölgedeki işsizliğe çözüm getirmesinin önemine de yer veriyor.
ANAP Raporu, 1993
Anavatan Partisi’nin, 1993 yılında kaleme aldığı Kürt Raporu, Kahveci’ye benzer şekilde 'teröre' karşı sert tedbirler alınmasını, ancak bölge halkına haklar tanınmasını savunuyor.
PKK’nın Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde, 1984 yılında düzenlediği saldırılar ve sonrasında, 19 Temmuz 1987 tarihinde başlatılan 'Olağanüstü Hal' uygulamasına son verilmesi gerektiğini savunuyor.
Buna karşılık parti, öncelikli saydığı güvenlik konusunda çeşitli sıkı tedbirleri destekliyor. 1993 tarihli raporda, valilere yeni yetkiler verilmesi, Güvenlik Müsteşarlığı kurulması, terörle mücadele eğitimi görmüş polis ve jandarma sayısının artırılması, PKK için özel tip cezaevleri inşa edilmesi gibi tedbir önerilerine yer veriliyor.
Refah Partisi Güneydoğu Raporu, 1994
Refah Partisi’nin 1995 seçimleri öncesi yayınladığı raporda, henüz çözülemediği belirtilen 'terör sorununa' ilişkin durum tespitleri ve çözüm önerilerine yer veriliyor.
RP’nin raporunda, olağanüstü halin kaldırılması ve istihdam sorunun çözülmesi gibi öncüllerinin de yer verdiği çözüm önerilerinin yanı sıra, Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılması gibi öneriler getiriliyor.
TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu, 1997-98
1997 tarihli TBMM Göç Araştırma Raporu, metnin kaleme alınışından bir yıl önce, dokuz CHP’li milletvekilinin Doğu ve Günyedoğu Anadolu bölgelerinde bazı yerleşimlerin boşaltılmasının ardındaki gerekçeleri araştırma çabasının eseri olarak ortaya çıktı.
Rapor, temel olarak 3 bin 428 yerleşim bölgesinde bulunan 57 bin 314 hanedeki, 378 bin 335 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor. Rapor, bu olgunun arkasında bulunan başta ekonomi ve güvenlik olan çeşitli sebeplere değiniyor.
CHP’li milletvekilleri, kaleme aldıkları metinde yerleşim birimlerinin boşaltılması uygulamasına son verilmesi, göçe tâbi tutulanlara tazminat ödenmesi, OHAL’in sona erdirilmesi ve TBMM bünyesinde kalıcı bir göç komisyonu kurulması gibi öneriler de bulunuyor.
Rapor, göçle sonuçlanan ve dönemin en önemli sorunlarından biri olan Kürt Sorunu’nun sivil irade olmadan çözülmesinin imkansız olduğu gibi tespitlerde bulunması açısından büyük önem teşkil ediyor.
CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu, 1999
CHP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Algan Hacaloğlu’nun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının yaşadığı 'mağduriyetin' sebep ve çözüm önerilerine yer veriyor.
Bölgede şiddetin, eşitsizlik, hukuksuzluk ve kuralsızlığın hüküm sürdüğünün altının çizildiği raporda, 'polis devleti' görüntülerinin halk arasındaki güvensizlik ortamını körüklediği belirtiliyor. Birliğin ancak din veya ırktan bağımsız şekilde sağlanabileceğine değinen rapor, 'sosyal demokrasinin' yapıcı rolünün altını çiziyor.
Yargı sisteminde ve kanunlarda önemli değişiklikleri savunuyor ve ölüm cezasının koşulsuz olarak kaldırılması gerektiğini ifade ediyor.
Söz konusu rapor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden (DGM), olağanüstü hal uygulamaları ve illegal istihbarat birimi diye adlandırdığı JİTEM gibi baskı aracı olan ve insan haklarına aykırı saydığı pek çok kurum ve uygulamanın sonlanması taraftarı olması açısından da önem arz ediyor.
Algan Hacaloğlu Raporu, 2000
1992 yılında insan hakları üzerine rapor yazan komisyonun başındaki isim olan Hacaloğlu, bir yıl önceki raporla büyük tutarlılıklar içeren yeni bir 'demoratikleşme' belgesine imza attı.
Çoğulcu demokrasinin hayata geçemediğini savunan rapor, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sicili, askerler ve silahlı grupların kan dökmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hak mahrumiyeti, köy boşaltmaları uygulamalarının sürmesi ve anti-demokratik kurum ve uygulamalarının kaldırılması önerisinin yanı sıra, yeni bir anayasa yazılması tavsiyesiyle dikkat çekiyor.
DTP Siyasi Tutum Belgesi, 2007
Demokratik Toplum Partisi’nin 8 Kasım 2007 tarihinde yayınladığı belge, Kürt Sorunu’nun çözümünde Halkın Emek Partisi’nden (HEP) doğan oluşumların yayınladığı belgeler arasında en net ve detaylısı oldu. Söz konusu belge, son döneme kadar Kürt Sorunu’nun çözümü adına yapılan tartışmalarda önemli bir tez olarak karşılaşılır nitelikte.
Bunlardan birisi, belgenin önemine vurgu yaptığı 'Türkiyelilik üst kimliği' oldu. Parti, yerel yönetimleri güçlendirmeyi amaçlayan 'demokratik özerklik' fikrinin de savunucu oldu. Kültürel farklılıkların ifadesi önündeki engellerin kaldırılmasının gereğini savunan parti, bunun da sağlıktan güvenliğe toplumu ilgilendiren tüm konularla yetkilenmiş bölge meclislerinin kurularak gerçekleşeceğini söylüyor.
Öncüllerinin olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’da ekonomik kalkınmayı da zorunlu gören parti, göç sorununun çözümü için ekonomik alt yapının oluşturulması gerektiği yönünde görüş belirtiyor. DTP, bölgedeki refahın ancak işsizlik, eğitim, kadın ve sağlık sorunlarının çözüme ulaşmasından geçtiğini ifade ediyor.
Saadet Partisi Raporu, 2009
Milli Görüş Hareketi’nin Fazilet Partisi’nden sonra kurulan son partisi SP'nin 2009’da yayınladığı belge, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süregelen sorunu "kirli bir oyun" olarak niteliyor ve bu sorunun acil bir şekilde çözümünün gereğini savunuyor. Kürt ve Türkler için "aynı medeniyetin varisleri" diyen parti, ırkçılık karşıtı net bir tutum sergiliyor.
Türkiye’de değişimin ancak anayasal değişiklikleri de kapsamak suretiyle gerçekleşeceği ifade edilen raporda, insan hakları da önemli yer tutuyor. Türkiye’deki hukuki uygulamalar sebebiyle 18 yaşın altındaki pek çok sayıda kişinin "terör örgütüne yardım ve yataklık" suçlamalarıyla 10 yılla yargılandıklarına değiniyor, söz konusu maddelerin derhal değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Sorunun anahtarını itidalde gören SP, hükümetin daha yumuşak bir tavır ve söylem geliştirmesini, sorunun çözümünde de hükümetin değil devletin taraf alınması gerektiğini dile getiriyor. Parti her şeyden önce, Kürt Sorunu’nun demokratikleşme sorunu olarak algılanmasının iyi bir başlangıç olacağı şeklinde görüş bildiriyor.
submitted by osmanonurkoc to KGBTR [link] [comments]


Yurtta Karşılaşılan 10 Olay - YouTube Gaziantep'in ilk ve tek kız hafızlık ortaokulu hafize ... YURT ODA TURU🏠  ODTÜ - YouTube Okul Filmi (2004) - YouTube Ross School/LONG ISLAND/NEW YORK - YouTube yatılı okulda yaşam OKULLAR NE ZAMAN AÇILIYOR?CORANA VİRÜS AŞISI BULUNDUMU?SON DAKİKA HABERLER!!! Öğrenci yurtlarının İnsana Kazandırdıkları Yatılı okul odamız BAKAN AÇIKLADI OKULLAR:

Türkiye’deki Yabancı ve Azınlık Okulları

  1. Yurtta Karşılaşılan 10 Olay - YouTube
  2. Gaziantep'in ilk ve tek kız hafızlık ortaokulu hafize ...
  3. YURT ODA TURU🏠 ODTÜ - YouTube
  4. Okul Filmi (2004) - YouTube
  5. Ross School/LONG ISLAND/NEW YORK - YouTube
  6. yatılı okulda yaşam
  7. OKULLAR NE ZAMAN AÇILIYOR?CORANA VİRÜS AŞISI BULUNDUMU?SON DAKİKA HABERLER!!!
  8. Öğrenci yurtlarının İnsana Kazandırdıkları
  9. Yatılı okul odamız
  10. BAKAN AÇIKLADI OKULLAR:

Ross School,Long Island ,New York Ross School, New York'un Long Island şehrinin doğu ucundadır.Ve New York şehrine iki saat uzaklıktadır. Kültürel tarih, dün... Herkese Selamlar! Daha önce ODTÜ yurtları ile ilgili çektiğim, bütün yurtları kıyasladığım, kampüs içindeki yurtlardan bahsettiğim videoya ek olarak, kendi y... lise yatılı okullar, lgs nitelikli okullar, lgs 2020 okullar, lgs puansız okullar, lgs nitelikli okullar taban puanları, okullar mı açılıyor, okullar mı açılıyor bizene, Gaziantep'in ilk ve tek kız hafızlık ortaokulu hafize adaylarını bekliyor Akademik eğitimle birlikte hafızlık eğitimi de almak isteyen kız öğrenciler için bu... Kanala Abone Olmak için Tıklayın; https://goo.gl/EfHF73 Okul dergisinin editörü Gökalp okulun ilk günlerinden itibaren okulun en güzel kızı Güldem’e aşıktır.... lgs nitelikli okullar taban puanları, lise yatılı okullar, lise askeri okullar başvuru 2019, gacha lisa okullar açıldı, okullar tiktoklar, okullar mayıs'ta açılacak mı, Çankırı ili orta ilçesi orta yatılı bölge ortaokulu öğrencilerinin bir günlük okul yaşantısı :) Evet beyler ve bayanlar, herkese BanaOyunOynama'dan merhaba Bu videomuzda yurtlarda karşılaştığımız olaylarla ilgili bir video hazırladık. Video düzenlemesi ... Öğrenci Yurdunda Kalmanın İnsana Kazandırdığı 13 Özellik Eğitimin için pek çok nedenden ötürü yolun yurt ortamına düştüyse oranın sana kazandırdıkları say say bitmez. Yirmi ... Panic Fried Black Beans and Rice - You Suck at Cooking (episode 107) - Duration: 3:07. You Suck At Cooking Recommended for you. New